Ana içeriğe atla

Sahaflara Karşı Önyargılar Üzerine Bir Derkenar #1


İşinden ya da hayatından memnun olmayan bir maaşlı çalışan için küçük bir işletme açmak, bir gün gerçekleştirmek istediği bir hayal olarak aklının bir köşesinde asılıdır hep. 

Hele elindeki işleri bir bitirsin ve kredinin son taksidini de bir ödesin, kariyerini bırakıp bir kahve demledikten sonra hemen açacaktır küçük işletmesini. Ah, bir izin verse kader, hemen kuracaktır o da kendi işini. 

Bir sahaf dükkanı da dingin ama her an yeni bir keşfe imkan tanıyan atmosferiyle beyaz yakalının rüyalarını süsleyen en önemli mekanlardan biridir. Fonda Ray Charles’ın büyüleyici sesi, hep tanıdık yüzlerden oluşan güven verici müşteri profilleri, bir yazar ya da alanında uzman insanlarla ayaküstü yapılan hoş sohbetler, güzel bir kütüphane aldığında o kitaplardan istediğini kendine ayırma özgürlüğü. Sevdiğin yazarlardan imzalı bir kitap mı çıkacak, ilk baskı mı heyecanını yaşama hazzı. Ve daha bir sürü şey...

***

Tüm bu güzelliklere karşın, çalışmak şöyle dursun, yaza yaza miskinliğin kitabını yazmış gibi duran bir esnaf. Ne var ki canım, alt tarafı bütün gün o masada oturup durmuyor mu? Arada bir dükkana kitap geliyor, onları diziyor raflara. Zaten alırken para mı veriyor? Satarken dünya paraya sattığı kitapları hurda parasına ya da hediye olarak alıyordur. Üstüne para isteyecek utanmasa. Hatta yıllarca bir gün okurum diye almıştır da şimdi kendi kitaplarını satıyordur.

Kitaptan da anladığı da yok ki! Geçen gün herkesin şimdiye kadar hatim etmesine gönülden inandığım o değerli kitabı hiç duymadığını söyledi.

Ah ben işletecektim bu dükkanı var ya parayı kırardım kesin! İlk işim sınav kitabı satmak olurdu. Kitap kitaptır neticede. Bir de dükkanın önüne çılgın bir fikirle iki masa atardım. Çay kahve servis ederdim gelen müşterilere. Dükkanın kirasını çaydan kahveden çıkarırdım. Müşteriler saatlerce oturunca daha çok kitap satın alırdı.

Burayı bir butik kitap kafe haline getirirdim hatta. Üçüncü nesil eskidi, dördüncü nesil bir kahveci. Aman canım, ne var ki, alt tarafı bir masa iki sandalye. Az biraz dekorasyon. Gerisi teferruat! Kahve makinesi, öğütücüler, ıvır zıvır da bir şekilde halledilse… Sonra dükkan kirası ödenecek, sonra stopaj, sonra arada bir vergidir faturadır onlar ödenecek, oldu bitti işte. Herkesin her gün yaptığı sıradan işler. Hem bu adam bile bir şekilde döndürüyorsa burayı ben uçururdum kesin!

***

Davulun sesi meselesi biraz bu durum. Sancısı çekilmemişse, yapılan iş sadece güzel taraflarıyla görüldüğünde özenilesi bir takım durumlar ortaya çıkar.

İşte bu noktada devreye bir ses girer:

“Ne kadar kazandırıyor ki bu iş?”

Sabit maaşla çalışan birinin maaşı her sene ilan edilir. Esnafın ise kazancı çalıştığının yanı sıra talihi kadardır.

Kimse kimseye mühendis, mimar, doktor yahut herhangi bir esnafa; anahtarcı, terzi, kuaför, bakkal ya da aklınıza kim gelirse gelsin kazancını sormaz. Bir gün erişmek istediği bir noktada değildir hiçbiri çünkü.


Ama günün birinde her şeyi bırakıp, mobbing çarkından kurtulduğu zaman açacağı ve hiçbir yetkinlik gerektirmeyen o küçük dükkanın sahibine sorar büyüklenerek: “Ne kadar kazandırıyor ki bu iş?” Aldığı yanıttan her iki durumda da tatmin olmayacaktır. Önyargıları onu içinde bulunduğu güvenli kafese hapsetmiştir bir kere.  

Mustafa Men

21.02.2026 
İzmir


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Rus Edebiyatı mı yoksa Pokémon mu? / Kuşak Farkı Üzerine Bir Derkenar #2

  Seksenli yaşlarında bir beyefendi kitaplara bakıp dedi ki: "Şimdiki nesil hiçbir şey okumuyor." Başlangıçta her zamanki serzenişlerden biri zannettim. Ama aslında detaylandırınca haklı tarafları olduğunu kabul ettim. Yakındığı şeyler vardı ve hiç de haksız sayılmazdı. Toplumdaki çürümeyi en çok okur yazarlığa —ama gerçekten okur yazarlığa— verilen önemin düşmesine, internetin tek ve kati bilgi kaynağı olarak kabul edilmesine, toplumsal uzlaşıda uzmanlığın önemini yitirdiğinin düşünülmesine bağlıyordu.  "Şimdiki nesil hiçbir şey okumuyor."  Günde bazen beş altı kişi söyler bunu. NPC (oyuncu olmayan, şablon, yapabilecekleri sınırlı ve öngörülebilir bilgisayar oyunu karakteri) zannedersiniz, görseniz. Bir kitapçıya yöneltildiğinde çoğunlukla pek de kitapla gönül bağı olmayan insanların savunma cümlesidir. "Ben okumuyorum ama onlar da okumuyor ki" iç rahatlatmasıdır.  Ama işin ilginç tarafı karşımdaki beyefendi hiç de sözünü budaktan sakınmıyordu ve pek ço...

AHYAAAK ! (Aslan Şükür çizgileriyle) ÇİZGİ ROMAN KOLEKSİYONCULARI İÇİN ÖZEL BİR ALBÜM.