Seksenli yaşlarında bir beyefendi kitaplara bakıp dedi ki: "Şimdiki nesil hiçbir şey okumuyor." Başlangıçta her zamanki serzenişlerden biri zannettim. Ama aslında detaylandırınca haklı tarafları olduğunu kabul ettim. Yakındığı şeyler vardı ve hiç de haksız sayılmazdı. Toplumdaki çürümeyi en çok okur yazarlığa —ama gerçekten okur yazarlığa— verilen önemin düşmesine, internetin tek ve kati bilgi kaynağı olarak kabul edilmesine, toplumsal uzlaşıda uzmanlığın önemini yitirdiğinin düşünülmesine bağlıyordu.
"Şimdiki nesil hiçbir şey okumuyor." Günde bazen beş altı kişi söyler bunu. NPC (oyuncu olmayan, şablon, yapabilecekleri sınırlı ve öngörülebilir bilgisayar oyunu karakteri) zannedersiniz, görseniz. Bir kitapçıya yöneltildiğinde çoğunlukla pek de kitapla gönül bağı olmayan insanların savunma cümlesidir. "Ben okumuyorum ama onlar da okumuyor ki" iç rahatlatmasıdır.
Ama işin ilginç tarafı karşımdaki beyefendi hiç de sözünü budaktan sakınmıyordu ve pek çok şeye altı dolu bir öfkesi vardı. Dediğine göre, bir süre önce eşini kaybetmiş olduğundan biraz da çenesine vurmuş. Sert mizacı bana emekli bir asker olduğunu düşündürdü. Elbette bu durumda tıraşı ve düzgün giyim kuşamının etkisi de vardı. Ama konuşurken cümle içinde yükselmesinden zaten anlıyordunuz. Karşısında kim olsa monologa dönen bir konuşmadan kurtulamazdı. Her cümlesi özenli fakat bir yumruk gibi iniyordu üstünüze. Muhatabı olmayan ithamların muhatabı bulunana kadar geçici özne siz olmak durumundaydınız.
Gençliğinde yaşadığı zorluklardan, şimdi ise sokakların güvensiz oluşundan bahsetti. "Benim" dedi, "Askeri liseyi tek başıma trenle bilmediğim bir şehre gidip de sınavına girip geçtiğim yaştaki bir çocuk şimdi bakkala ekmek almaya gidemez. Annesi babası düşünür başına bir şey gelecek mi diye." Haklıydı.
Sonra durdu, televizyonun icadına verdi veriştirdi. "İnternetten önce televizyonla aptallaştırdılar insanları. Onları okumaktan alıkoyup eğlence programlarına yönelttiler. Ahlaki açıdan da kötü örneklerle hayatlarını elinden aldılar." Haklıydı.
Cebinden çıkardığı telefonu bana gösterirken akıllı telefonların da insanı aptallaştırma sürecinin bir parçası olduğunu söyledi. Doğru kullanıldığında pek çok açıdan faydalı bulsam da toplumun geneline olumsuz etkisi olduğunu yadsıyamayacağım kadar haklıydı.
"Bizim yaşımız artık kemale erdi ama gençler için üzülüyorum," dedi. Yine haklıydı herhalde. O dönemleri görmesem de henüz otuzların başlarında biri olarak, çocukluğumdaki naif ortamı arıyorum.
"Eve gidince kitap okuyacağım. Buna ihtiyacım var mı bu yaşta?" diye sordu. "Yok," dedim boş bulunup. "İhtiyaçtan öte, her zaman amaca yönelik olmasa da güzel bir kitabı okumanın insanın hayatına mutlaka olumlu etkisi olacaktır," diye düzeltmeye çalıştım.
"Olmaz olur mu," dedi. "Bilgileniyorum. Bu yaşta her gün yeni bir şey öğreniyorum. Bir hayatta birden fazla hayat yaşıyorum kitap sayesinde."
Ayaküstü belki yirmi dakika anlattı da anlattı. Bazı insanlar konuşurken araya giremezsiniz. Anlatma susuzluğunu sizde giderir. Söylediği pek çok doğru şeyin yanında katılmadığım şeyler de vardı. Araya girmeye çalışmak yeni bir sekme açacağından dinlemekle yetindim. Ama beyefendi dinlemesi mutlu edenlerdendi. Eski pek çok şeye duyulan özlem bedenlenmiş, sahafın girişinde dile geliyordu sanki.
Beyefendi, dükkâna gelen birkaç müşteriye gözüm takıldığından, konuşmasının ahengini yitirdi. Gitmeden önce gözü vitrindeki "Pokémon" kitabına takıldı. "Pikachu" dedi eliyle kapaktaki Pikachu'yu işaret edip.
Pokémon Go oyununu çıktığı zamandan, yani on seneden beri oynuyormuş. Biraz önce teknolojinin olumsuz özelliklerini sıralarken çıkarıp gösterdiği telefonunu yeniden havaya kaldırdı ve oyunu açıp bana seviyesini gösterdi. "Eve gidene kadar Pokemon yakalayacağım" dedi gülerek ve ekledi: "Şimdiki gençlerin çoğu Rus klasiklerini bilmiyor ama ben Dostoyevski'yi de Pikachu'yu da biliyorum. Bu yüzden hepsinden şanslıyım." Gülümsedim.
Vedalaştık.
Mustafa Men
02.03.2026
İzmir

Yorumlar
Yorum Gönder