Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz çizgi roman sanatçısı Marjane Satrapi'yi sevenlerin başı sağ olsun. Çizgi Roman Okurları Platformu'nun süreli yayını Profesör Dergi'nin 4. sayısında yer alan Mustafa Men'in sanatçıya dair yazısını sizlerle paylaşıyoruz.
İranlı sanatçı Marjane Satrapi, otobiyografik öğelere yer verdiği çizgi romanlarında sıklıkla ataerkinin kadın bedeni üzerinde kurmaya çalıştığı iktidarı sembolik düzlemde alaşağı ederken ülkesinin eski günlerine ilişkin nostaljik bir bakışı yansıtır.
Devrim’den on sene önce; 1969’da dünyaya gelen sanatçı kendisini çalkantılı bir hayatın tam ortasında bulur. Pirinç tarlalarında yan yana çalışıp hayatın yükünü paylaşan halkının pratik anlamda cinsiyet eşitsizliğinden nasibini almadığı Reşd kentinde, modern ve eğitimli bir ailede yetişmesi hayata bakışını bu doğrultuda şekillendirmiştir.
Satrapi’yi dramatik bir sanat olan çizgi romanda [2] bir auteur yapan en belirgin özellik, tek başına ortaya koyduğu eserlerinin yazınsal ve estetik öğelerinin ortak bir dil meydana getirmesidir. Sanatçı, İran ve Avrupa arasında kendisini yersiz yurtsuz bir “öteki” olarak hisseder. Kimi zaman depresif kimi zaman umut dolu yaşamı sırasında karşılaştığı olayların arka planında ülkesini -kaderi kendisininkine özdeş- bir karakter olarak hikayeye dahil eder bir anlamda. Eserlerinde -tevazu ve özeleştiriden geri durmaksızın- çocukluk yıllarının İran’ına duyduğu hasreti dile getiren sanatçı, bazen de kendisine aktarılan geçmiş aile yaşantılarını bir tür nostalji duygusuyla harmanlayarak öyküleştirir. Kolay okunabilirliğine karşın yoğunluğu yüksek hikayeler anlatır.
Satrapi’nin eserlerinde her zaman tercih ettiği siyah beyaz ve minimalist çizimleri, ayrıntıdan uzak olsa da tekdüze değildir. Bir söyleşide [3] okura karşı yumuşak davranıp okuma ritmini bozmamak için bu tarzı tercih ettiğini söyler. Perspektifi göz ardı edip üçüncü boyutu çoğunlukla reddeden ya da önemini sınırlayan, bu yönleriyle İran minyatürünün izleğinde; karikatürize ve modern bir çizgiyle özgünlüğü yakalar sanatçı. Aynı zamanda bazı panellerin kenarlarını, tıpkı İran minyatürünün yaprak ve sarmaşık kullanılan kenar süslemelerine atıfta bulunarak tasarlar. Mizah unsurunun ön planda olduğu ve anlatıyı öne çıkaran grafik tarzı, hikayenin karanlık ve kasvetli bir atmosferden sıyrılmasını sağlar. Mizah duygusu en karanlık sahnenin içinde bile varlığını okura hissettirir. Buna karşın Satrapi, dünyayı tozpembe görmez. Onun yaptığı, karanlığın içindeki aydınlığı görmeye çalışmaktır. O aydınlık alan, kişiyi dünyaya bağlayan umudun ve her şeye rağmen gülümseyebilmenin bir ifadesidir.
Sanatçının yoğun bir depresyon döneminin ardından ortaya çıkmış olan aynı zamanda ilk çizgi romanı “Persepolis”, İran’ın yakın ve uzak siyasal/toplumsal tarihi, devrimle birlikte kadın haklarının değişimi gibi konulara tutulmuş bir ayna gibidir. Giriştiği iş uzun ve karmaşık olsa da kendi hayatını merkeze alırken arka planda sunduğu bilgilerin tarihsel gerçekliğe uygun olmasına dikkat eder. Bunun gerçekten yaşadıklarının anlatının kurmaca yönüne ağır basmasından kaynaklandığını ifade eder. Satrapi, İran’da başlayan hikayede yalnızca İran’ı anlatmaz, ülkesine kıyasla daha iyi durumda olduğunu ifade ettiği Avrupa’da da kadınların ikinci cinsiyet olduğunun farkındadır. Maruz kaldığı ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı kaynaklı sorunlara ek olarak özel hayatındaki kasvetli deneyimler dizisinin ardından yaşadığı düş kırıklıklarıyla İran ve Avrupa arasında kalmış bir “yabancı” olarak döndüğü ülkesini dışarıdan bir gözle değerlendirir.
Satrapi, Persepolis’te de işlediği, ataerkinin kadın bedeni üzerinde tek söz sahibi olarak onu anne ve eş görevine indirgemesi meselesine -ismiyle ikincil anlam olarak bekâret zarı ameliyatına gönderme yapan- “Dikiş Nakış” [4] eserinde fazlasıyla yer verir. Eserde kahve falı, dedikodu gibi pratikler sırasında erkekler dünyasından özgürleşen kadın, kamusal alanda kendisine reva görülen pasif konumu erkeklere devrettiği özel alanda karar verici bir portre çizmektedir. Satrapi’nin yine hikayenin merkezinde olduğu bu anlatı, kendilerinin ve başkalarının hayatlarına dair itiraflar yoluyla ilerlerken kadının bedeni üzerinde hakimiyet kurulan en katı düzende dahi ruhuna pranga vurulamayacağının bir göstergesini oluşturur. Farklı kuşaklardan ve hakikatlerden gelen kadınları bir araya toplayan dedikodunun işlevi, tanımı ataerki tarafından yapılmış işe yaramaz bir boş zaman aktivitesi ya da toplum düzenini koruma amaçlı bir mahalle baskısı aracı değildir. Dolayısıyla hikâyedeki kadınların dünyasında ataerkinin dayattığı türden katı bir hiyerarşinin aksine katılımcıların yadırganma korkusu taşımadan söz sahibi olduğu bir sır paylaşımı; bir anlamda terapi ve kendi bedeni hakkında kendi karar verme durumu söz konusudur.
“Azrail’i Beklerken” [5] adlı çizgi romanda ise Satrapi, neredeyse her sanatçıdan beklendiği gibi melankolik, içe dönük, naif ve duygusal bir müzisyen olan –hiç görmediği- büyük amcasının; Nasır Ali’nin yaşamını anlatır. Aşık olduğu kadınla evlenemeyince ailesinin uygun gördüğü şekilde mutsuz bir evliliğe adım atan Nasır Ali, hayatının anlamı ve kendisini ifade biçimi olan tarını kırınca depresyona girer; ölmeye yatar. Satrapi, amcasının ölümünün nasıl gerçekleştiğini henüz eserin başında açıklasa da aradaki olayları gün be gün anlatmayı seçer. Çünkü sonuçlarla değil; göreceli bir zamanda hissedilen yoğun duygularla ilgilenmektedir. Eser, hayatın biricikliğini vurgularken dünyaya bir kez gelen insanın gelip geçici hayatını arzu ettiği gibi yaşamasının gerekliliğine -ve elbette bu süreçte kişinin karşısına çıkan engellere- değinir. Devrimden yıllar öncesinde geçen bu hikayede baskıcı iktidar odağı, rejim değil; kurulan mikro anlatıda aşık olduğu kadının babası ve ona kötü davranan eşidir. Satrapi, bu hikayede özdeşleşmeyi ana karakter Nasır Ali’yle sağlamıştır; anlatı yapısını da bu düzlemde kurar. Atmosferiyle Sadık Hidayet’i çağrıştıran esere, Ömer Hayyam’ın hayatın anlamsızlığına ilişkin dizeleri ve Mevlana’nın Mesnevisinden bir kıssa da eşlik ederken yerel motifler bir araya gelip eseri evrensel bir boyuta taşır.
Anlatılmayan, üzeri örtülen her şey insanı izole edip içeriden çürütür. Bireysel ya da toplumsal olması fark etmeksizin geçmişteki trajedileri anlatmak, iyileşmenin ilk koşulu olarak görülerek bir nevi psikolojik bir arınmaya da gönderme yapar. Duygusal tarafı ağır basıyor olsa da ince bir mizahi bakıştan da taviz vermeyen yapıtlarında Satrapi, geçmişteki acıların üzerine toprak atmak bir yana onları gün ışığına çıkararak uzayıp kısalan gölgelerine tebessümle bakarak bir anlamda bireysel bir sağaltım uygular. Bu sayede geçmişteki acılardan olabildiğince arınma yolunda bir adım atar, “İnsanlar affetmeyi bilmeli ama asla unutmamalıdır,” demeyi ihmal etmeden…
Satrapi’nin Türkiye’de Yayımlanan Eserleri:
Persepolis (2007, 1. Baskı, Minima)
Dikiş Nakış (2008, 1. Baskı, Minima)
Azrail'i Beklerken (2014, 1. Baskı, Mürekkep)
[1] Auteur kavramı, bir filmin tüm yaratım süreçlerinde etkin olan -rüştünü ispatlamış- yönetmenler için kullanılan bir sinema terimidir. Bkz. Hitchcock ya da Türk Sinemasında Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan. Çizgi roman için bu terimi kendi tarzını ve anlatım dilini yaratmış sanatçılar için kullanmak mümkündür.
[2] Sanatçı, çizgi romana olumsuz bir anlam yüklenerek itibar inşa etmek için oluşturulduğunu düşündüğü “grafik roman” terimine karşı çıkarak eserleri için bu terimi kullanır.
[3] https://www.vogue.com/article/emma-watson-interviews-marjane-satrapi
[4] “Broderies” (2003) Fransızca.
[5] “Poulet aux prunes” (2004) Fransızca.
Yorumlar
Yorum Gönder